Share |

Articles in "international"

Silahlar ve Çocuklar - ''Sadece 4 çocuğun bedeni tanınabilir haldeydi''

Radikal Blog yazarı Mert Şenyuva ''Facebook'da demokrasi dönemi sona erdi'' başlıklı yazısında Facebook'un – kendi ifadesiyle – 'fazlasıyla demokratik' olan yönetiminin sona ermesinin nedenlerini analiz etmiş.

Bir halk bir kere bir zorbaya, despota, zalim diktatörüne baş kaldırmayı öğrendi mi, o halk kendi kaderini ve geleceğini belirlemeye başlamış demektir.

Mesele 'hepimiz Ermeniyiz', 'hepimiz Müslümanız' ve dönüp dolaşıp yine 'hepimiz Ermeniyiz' meselesidir.

Sevan Bey'in 'Nefret suçlarıyla mücadele etmeli' yazısını defalarca okudum. Bu yazı ve devamında gelişen, olumlu-olumsuz yorumlar, küfür ve nefret süreci bir anlamda kendi başına, otonom bir seyir almaya başladı.

Bu yıl Nobel Barış Ödülü "60 yıllık çalışması sonucu Avrupa'da barışı geliştirdiği" için Avrupa Birliği'ne verildi. Komite adına açıklama yapan Norveç eski Başbakanı Thorbjoern Jagland, "2012 Nobel Barış Ödülü'nün Avrupa Birliği'ne (AB) verildiğini" söyledi. Nobel Komitesi Başkanı Thorbjoern Jagland, "AB'nin 60 yılı aşkın süredir Avrupa'da insan haklarına, demokrasiye ve barışa olan katkılarından dolayı ödüle layık görüldüğünü" belirtti.

Cumhuriyet Gazetesinin 16 Eylül tarihinde internet sitesinden verdiği haberin başlığı ''Hatay'da Halk Ayaklandı'' şeklinde. Sitelerinin 'flaş' ve önemli haberleri veren bölgesine koymuşlar bu haberi.

Bu yazi, Türkiye Suriye konusunda ulusalcılarının ve ulusalcı sosyalistlerin bir eleştirisidir.

Turkey is right in the middle of the situation in Syria. Not only because it is the only NATO member with a strong army bordering Syria but also politically and ideologically, especially because of the politics developing around the Syrian refugee camps in Turkey.

The refugee crisis in Turkey is growing and there are potential dangers ahead. It is estimated that there are now around 80,000 Syrian refugees in the camps in South-eastern border district of Hatay. Like many Irish, many Turks also express the sentiment of a “million welcomes”, but it looks like the nationalist left is not willing to offer this to the refugees in these camps.

It was the year of 1998, the former Chilean military dictator, mass murderer and torturer Pinochet had arrived to UK, a country that he called his “most favoured country in the world”. No wonder why he would choose Britain as his favourite place. He was kept there under a very comfortable house arrest, effectively under the protection of the British government. Court trials, endless diplomatic debates and meetings with his favourite person, Thatcher, kept Pinochet in Britain safe and well until he was allowed to return to Chile in 2000 and to die in his comfortable military hospital bed some years later.

Kendimi bildim bileli olimpiyatlara hiç ilgi duymamışımdır. Ama bu sene Londra'da yapılacak olimpiyatlar gerçekten pek çok yönden ''ilginç'' ve galiba ilk defa ben de ilgilenmeye başladım.

 

Hep duyardık büyüklerimizden, sprorun nasıl politika dışında ve üstünde, kardeşlik, barış ve dostluk için bir ortam olduğunu. Henüz daha haberlere manşet olacak bir kardeşlik, barış ve dostluk hikayesi okumadik. Zira şu anda olimpiyatların ana gündemi seks, militarizm ve ticaret.

Unluckily the two historical events took place in the Roman Republic in the late second century BC were not happy ending fairytales for Gracchus Brothers, Tiberius and Gaius.

The Gracchus brothers might have been considered to sow the seeds of socialism. Both of them obviously had class consciousness, and they were idealists. However, they failed to foresee or underestimate that the Roman aristocrats would fight for protecting their benefits at any rate.

What if the Gracchus brothers had succeeded in their struggles how would have been our lives? If so, three apples would have dropped out of sky: all for working class for once.

İSMAİL BEŞİKÇİ, "Kürtçenin seçmeli ders olması hükümetin sorunu iyi anlamadığının en somut göstergesidir. Kürtçe, Türkler, İngilizler ve Almanlar için seçmeli ders olabilir, ama Kürtler için olmaz. 20 milyonu aşkın bir nüfusu olan bir halkın dili seçmeli değil zorunlu dil olması gerekiyor"

 

Ben hükümetin Kürtçenin seçmeli ders olup olmamasını tartışmasını olumlu buluyorum. ''Ha gayret'' diyerek, halkın taleplerini dinleyerek, eğitimciler, siyasetçiler, öğrenciler bu işi demokratik bir fikir harmanında işlerlerse belki de daha ileri ve önemli kazanımlar elde edilir. Ne de olsa gelecek nesillerin kaderini belirliyor bu günün kararları. Nede olsa dil fikrin ifadesidir. Bir insanın dili ne kadar hür ve ne kadar zengin olursa, fikri de o derece hür ve zengin olur.

AKP ve CHP'nin ''Kürt sorunu'' zirvesi ilk bakışta çok olumlu bir gelişmedir. Devlet tiyatrolarından, kürtaja, türbandan, eğitime ve 19 Mayıs gösterilerine, hiç bir konuda anlaşamadığını düsündüğümüz bu iki parti nasıl oluyor da böylesine önemli bir konuda birbiriyle konuşmaya başlıyor.

Eğer samimi ve dürüst sonuçlar üretilebilirse bu zirve, belki de Oslo görüşmelerinden sonra atılan en önemli adımlardan biri olabilir,

Marcus Tullius Cicero is the man who lived in the period of the fall of the Roman Republic, the most active period of the Roman history, (106-43 BC). He was one of the important figures in his time as an orator, lawyer and statesman. His main contribution to the Roman world is to create a Latin philosophical vocabulary and terms, which are still used. His way of using the language was at the top level; his various speeches in the senate and the court showed that he was extremely impressive and successful orator. I always think that I had better fall into a cesspit than defend myself against Cicero in the court if I were a Roman citizen.

Some people are asking how can the IS tendency vote for the Muslim Brotherhood (MB) but not for the left reformist, Syriza ? The first thing that needs to be said is that the Egyptian Revolutionary Socialist (RS) are an independent organisation who make up their own minds on these questions. And before anyone suggests this is pedantry they should realise this is a very important point for our Egyptian friends.

I’d like to consider myself a human. Nothing more and nothing less. But that is not the case if you happen to be born as a baby girl. Than you’re not just a human. You’re a woman. While I reckon all living things to be equal, this species of animal we call human has two subgenres. Women and men. Which are somehow thought to be completely different. One needs to state that they’re equal over and over. And need to put up a fight to be equal every single day. If she’s lucky enough to be in a society where she’d be allowed to speak up her mind. I’d say if any group of people are told to be “equal” with the rest, it’s clear as daylight that equality is nowhere in the equation. And the ones with the power to speak, the power to decide who stands where, can, one day stand up and say what you’re and you’re not allowed to do and that would be quite just according to them. And you, as equal and as precious you migt be in their holiday statements, would not have a single thing to say about the matter.

Kız oğlana usulca fısıldadı – ''Hamileyim galiba.''
Sonra kendi ayaklarına baktı.
Oğlan inkar edercesine saçmaladı yüksek sesle– ''Yok canım olur mu öyle şey!''
Sessizlik...
Sessizlik...
Oğlanın umut dolu fısıltısı bozdu sessizliği – ''emin misin''
Kızın umutsuz cevabı - ''Eminim''

Cumhuriyet haber yapmış: Dindar nesil için abdestli Pepe

Toplumun çoğunluğunun kendini Müslüman olarak tanımladığı bir ülkede müslümanlığın işlendiği çizgi filmlerin de yapılmasından daha doğal bir şey olamaz. Eğer dini faaliyetler insanların günlük yaşamlarının bir parçası ise varsın bunlar çizgi filmlerde de olsun. Çocukluğumuzun, Heidi veya Estaban gibi çizgi filmlerini hatırlayanlar, Alplerin o dağ kasabasında veya 1500'lerin İspanya'sında geçen bu hikayelerde kilise ve dinin de yer aldığını bilirler. Hatırlarsanız, yetim Esteban'ı iyi yürekli rahip Rodriguez himayesine alıp yetiştirmişti. Dua ederlerdi beraber kutsal İsa'ya.

Dünyanın pek çok yerinde çalışanlar işsizliğe, fakirliğe itiliyor.
Milyonlarca çocuk işçi, kullandığımız bir sürü şeyi, rezil koşullarda üretiyor.
Kadınların çilesi bitmek bilmiyor.
Irkçılık hala başımızın belası.
Yediğimiz biberin zehiri bol.
Milyarlarca Dolar, savaşlara harcanıyor,
            - Bomba oluyor, bebelerin üstüne yağıyor.
Yaşlılarımızın emeklilikleri alınırken ellerinden.
...
...

Supporting workers and communities, resisting austerity. Dublin Tuesday May 1st at 6.30 pm. March from Parnell Square to Liberty Hall

Şimdi büyük şirketlerde bugün kadın çalışanlara karanfil vs. verirler. Eşit işe, eşit ücret, sendika kurma hakkı vermezler ama karanfil verirler.

Kadınlar gününü çay-kurabiye partisine çevirmeye çalışan ulusalcılar, adının başında ‘çağdaş’ kelimesi geçen bir sürü ‘aydın/ilerici’ dernek, her yıl olduğu gibi ortaya çıkar, aynı lafları eveler gevelerler.

Bir-iki ‘profesyonel’ aydın, sanatçı, kadınlara gereken övgüleri düzerler. Günüm anlam ve önemi anlatılır, örtbas edilirken günün anlam ve önemi.

Bir başka yandan, devlet sahiplenir bu güne. Devlet-millet kavramları arasında kaynar gider ‘kadın’ kelimesi.

As I started reading the report on thereferendum in the Irish Times, I noticed another item that said: “Fall in house prices accelerating”. Great! Thousands of mortgage holders, who bought a house just to put a roof over their family’s heads, are in further misery.  People who were stuck in a high and speculative investor-driven rental market, people who thought buying a home made sense, have been buried deeper in negative equity - the same people who suffered levies, cuts and job losses for the benefit of banks, builders and bond holders; the very same people whose mortgage debts (real money) to the banks stayed the same while all their income and the value of their homes kept dropping.  Not a few, but thousands of people are at the point of losing their family homes. They can’t sell them, they can’t pay for them but they are now asked to pay another €100 (to begin with) for their homes.

Topkapı Sarayı’na gittiniz mi? Belki de en güzel yanı o müthiş boğaz manzaralı bahçesidir. Her taraf yemyeşil, boğazın suları berrak mavi. Başka bir dünya sanki dışarısı. Saraylının kendi yanılsamasında gördüğü ve her şeyine sahip olduğunu, her şeyine hüküm sürdüğünü sandığı ‘’saraylının dünyası’’.

Belki de dünyanın hiç bir sarayının manzarası, bataklık, çöplük, kurak çorak araziler, tozlu dumanlı yollar değildir. Başka ülkelerde de saraylar görmüş olanlar bilir bu ortak özelliğini sarayların. Belkide saraylıya, huzur, güven ve sonsuz güç veren şey sadece sarayın iç konforu, kalın duvarları değil, aynı zamanda bu etrafını sarmalayan cennet gibi manzaradır. Ancak sarayın ipek halılı salonlarından bakılınca görülebilen bu sarhoş edici manzara…

“Tam adıyla Jeremy Charles Robert Clarkson otomobil konusunda uzmanlaşmış bir yazar ve yayıncı. The Sunday Times'da ve The Sun gazetesinde de haftalık yazılar yazsa da en çok BBC otomobil programı Top Gear ile tanınıyor. Yaptığı ağır otomobil eleştirileri Clarkson'ı, otomobil şirketlerinin çok sevdiği ya da çok nefret ettiği en önemli kişilerden biri haline getirdi. Top Gear programındaki otomobil değerlendirmeleri, yüksek satış hedefi olan otomobil markalarının yıl sonu hedeflerini etkileyecek kadar dikkate alınıyor. Vauxhall'un 2. nesil Cavalier modelini değerlendirirken, "Bu bir otomobil, 4 tekerleği var ve gider. O kadar!" dedikten sonra, sırtını dönüp kameradan uzaklaşması, Clarkson'ı dünyanın en etkili otomobil yazarlarından biri haline getirmişti. (Ntvmsnbc)”

Bugün anladım ki, Marx "Dünyanın tüm işçileri birleşin"" derken sonuna "dünyanın tüm futbolcuları sizde" deseydi herkes Marksist olurdu bizde bu dertlerden kurtulurduk.

Beşbin publı koca şehirde bir tek futbolsuz mekan bulamayıp hadi eve derken bir mesaj geldi: "Van’lı vefat etti, yardıma koşan kurtarma görevlisi vefat etti, habere giden muhabir vefat etti. Hala gurur duyuyormusunuz?"