Share |

Suriye: 10 Soru, Devrim ve Savaş

aawl.org.au

Bir Dostum düşürülen uçak konusunda 10 soru sormuş. Benden bunlarla ilgili fikrimi sordu. Öncelikle soruları aşağıda aynen veriyorum:

1- Bugüne dek Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde teknik ve askeri anlamda, Suriye’nin açıklamaları haricinde uçağın düştüğü ya da düşürüldüğüne dair ne tür bir bilgi elde edildi? Türkiye, kamuoyuna verilen bilgilerde Genelkurmay ilk önceleri Suriye tarafından düşürülen derken, dün düşürüldüğü iddia edilen aşamasına nasıl geldi? Bu bir imla dikkatsizliği mi? Böyle hassas bir konuda imla dikkatsizliği yapılabilir mi? Yoksa kasıtlı mı yazıldı?

2- İlk gün, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı makamındaki bir kişiye kesin ifadeler kullandırabilecek ve düşürüldü diyebilecek kadar çelişkili bilgiyi kim neye dayanarak verdi?

3- Başından beri başta ABD ve Rusya’nın, “Elimizde detaylar var ama açıklamayız” yönündeki kinayeli açıklamalarına neden tepki gösterilmedi? Bu konuda Rusya ve ABD’nin verdiği bilgiler veya kamuoyunun hala bilmesi gereken bazı telsiz konuşmaları var mı?

4- En başta füzeyle deniliyordu, bu tamam. Suriye’nin uçak savar tezinin de yanlış olduğu söyleniyordu. Bu da tamam. Peki dünkü Genelkurmay’ın “Füze izi bulunamadı” açıklamaları sonrasında bu uçak 12.6 milde neyle vuruldu? Sahilden maksimum menzili 2.5 kilometre olan uçak savar olamayacağına göre, füze de değilse herhalde sabah CNN Türk’te Bilal Çetin’in espirisinde olduğu gibi Beşar Esad uçağımızı terlik atarak düşürmedi.

Burada akla en çok Suriye’nin açtığı uçak savarla aslında vurdum sandığı ama vuramadığı uçağımızın ileride bir teknik arıza sonucu kendiliğinden düşmüş olasılığı bile akla geliyor.

5- Postal ve kaskların hatta uçaktan çıkan kepin yepyeni hali hala akıllarda. Buna dair bir tatmin edici açıklama var mı?

6- Yukarıdaki belirsizliğe paralel olarak burada bir başka konu akla geliyor. Pilotlarımızın naaşı nerede bulundu. Uçağın içinde mi veya çevresinde mi? Eğer pilotlar uçaktaysa, bağlı halde duruyorsa oturdukları bölüm onlarla birlikte kancalanarak niye çıkarılmadı? Bu uçağın cam kapağı olan kanopisi nerede? Eğer pilotlar uçakta bağlı kaldıysa 2 çiften toplam 4 postalın hepsi birden nasıl hasarsız, aynı anda çıktı? Hepsini suyun çözdüğünü söylemek sadece tebessüm ettirir.

7- Araştırma gemisi Nautilus’un arkasından arıza yaptı gitti açıklaması üzerine, gemiden hafif derecede bir yalanlama geldi. Nautilus bu görevdeki işlemini neden daha devam ettirmedi?

8- Pilotların akıbetlerine dair hikayelerin ardı arkası kesilmiyor. Bazıları pilotlarımızın atladıktan sonra Suriyeliler tarafından yakalanıp infaz edilmiş olabileceği iddiası içinde. Bunların hangisinin doğru olduğunu bilemeyiz. Ancak geciken ayakları yere basan inandırıcı bir açıklamanın gecikmesi spekülasyonları arttırıyor.

9- Bu uçak gerçekten normal bir arızadan da düşmüş olabilir mi derken Rusya bu işin gerçekten neresinde?

10- Bu olay başından beri keskin çıkışlara sahip olan Türkiye’nin Suriye ile olan gergin ilişkilerine bakıp onu iyice ateşin içine atmak için yürütülen teknolojik bir pusunun bir parçası olarak değerlendirilebilir mi?

.... ....

Bir kaç yıl önce İran'da ilginç bir konuşma yaşadım. Bir üniversite öğrencisi bana şunları söyledi: ''…Ne zaman İran'a dışarıdan bir saldırı tehtidi gelse, İran rejimi ülkedeki toplumsal, muhalif ve politik hareketler üzerindeki baskısını arttırıyor. Rejim, vatan saldırı altında argümanını kullanarak milli birlik ve berabelik propogandası yapıyor. İran'da cılız da olsa, iktidara karşı koyan farklı politik unsurlar var ve devlet her fırsatta bunları ortadan kaldırmak için elinden geleni yapıyor. Emperyalist düşmanların saldırısı altındayken demokrasi olmaz mantığıdır bize dayatılan...''

Bu kısa konuşmamızdan bir kaç gün sonra İran'ın TV kanallarından birinde haberlerde şu iki manşet vardı:

Birinci haber, Hilary Clinton'un, ABD'nin gerekirse İran'ı yok edeceğine dair verdiği demeç, ikincisi ise hükümetten halka, halkın kılık kıyafet konusunda gösterdiği gevşeme ile ilgili sert uyarı. Rejim, kılık kıyafet konusunda taviz verilmeyeceğini sert bir dille ifade ediyordu. Haberin devamında İran'nın nasıl büyük bir devlet olduğu ve kendini bilmez bazı kişilerin nasıl dış mihraklardan etkilendiği konusunda çeşitli şeyler anlatıldı.

İran'ı gidip görmek lazım.

Bu küçük anımın, Suriye sürecini anlamayla yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

Yukarıdaki soruların hepsi elbette kesinlikle yanıtlanmalıdır. Artık Genel Kurmay'ın, hükümetin, ana muhalefetin, kısaca akla gelebilecek tüm resmi makamların açıklamalarından sıkıldık milletçe. Bir uçağın düşmesi veya düşürülmesi nihayetinde teknik bir konudur ve nedenlerinin ortaya çıkarılması bu derece zor olmasa gerek. Düşüren ''düşürdüm'' diyor, uçağın enkazının yeri belli. ABD, Rusya ve NATO'nun cirit attığı bir bölgede koskoca uçağın düşmesinin böyle belirsizlik dolu olması akıl alır gibi değil.

Türkiye'den, olayın başından beri gelen kızgın demeçlere rağmen, şu aşamada bölgeyi savaşa sürükleyecek bir askeri misilleme konusunda fiili bir tavır görmüyoruz. İlk günlerde toplanan NATO konferansından da askeri operasyon veya saldırı kararı çıkmadı. Bu savaş karşıtları için geçici bir rahatlama olsa da bazı Türkiye medyasının, özellikle ilk haftalarda sürdürdüğü savaş çığırtkanlığı ve sınıra yapılan askeri yığınak bizleri endişeli bir sürece soktu. Özellikle sınırda bulunan sığınmacı kampları ve Suriye'deki gelişmeler göze alındığında, herhangi bir kıvılcımın bir askeri operasyona ve savaşa yol açmayacağı garantisi yok. Herşey hızlı bir şekilde değişebilir.

Son günlerde uçak konusunda ortaya çıkan yeni bilgi kırıntılarının Türkiye cephesinde nasıl bir eyleme dönüşeceği henüz çok belirli değil.
.... ....
Bütün bunlar bu aşamada bizi ''siyasi'' bir krize kitlemiş durumda ama işin bir de diğer yönü var.

Uçak krizinden hemen sonra Esad yönetimi propoganda şeklini ve tonunu değiştirdi. Esad ''dört-bir yandan düşman saldırısı altındayız ve ülkenin tüm kaynakları, ülkedeki tüm unsurlar ve ülkenin yeni politikası bu savaşı kazanmak için kullanılacaktır'' dedi. Bununla da yetinmeyip ülkesine saldıran dış düşmanlara ve içerideki 'vatan haini' teröristlere karşı savaş zamanında milli birlik ve beraberlik çağrısında bulundu. Esad'ın Suriye'de ayaklanmalar başladığından beri 'anti-emperyalizm','anti-terörizm', 'milli birlik-beraberlik' vs. gibi propogandalara başvurduğunu biliyoruz ama bu sefer işin şekli değişti. Esad ilk defa iç-dış düşmanlardan ve savaş halinde olmaktan sözetmeye başladı. Uçak krizini akıllı bir şekilde kullanarak, bir yandan katliamlarını arttırdı ve diğer yandan destekçilerini harekete geçirmeye çalıştı. Nede olsa vatan elden gidecekti ve şimdi demokrasi, insan hakları vs. zamanı değildi. Farkedildiği üzere, dünya uçak kriziyle uğraşırken Esad'ın ordusunun yaptığı katliamlar şiddetlenerek arttı.

Esad, uçak sonrası süreçte, gelişen devrimci güçlere karşı çok ihtiyaç duyduğu 'dışarıyla savaş halini' hiç savaşa girmeden, kılını bile kıpırdatmadan elde etmiş oldu. Batı'da ve NATO çevrelerinde savaş söylemleri devam ettikçe Esad bunu kendi propogandası için kullanmaya devam edecektir. Hiçbir diktatör aptal değildir. Eminim Esad ayaklanmanın kökünü en acımasız şekilde kazıyamazsa kendi günlerinin sayılı olduğunu biliyor. Büyük kayıplar vermesine rağmen ülkedeki rejim karşıtı güçlerin bu mücadeleyi kazanması ve diktatörlük rejimini yıkması olası bir durum.

Suriye'de herşey öyle zart diye bir anda patlak vermedi. Suriye muhalefetinin durumu ne Libya kadar cılız ne de Mısır kadar organizeydi ama kesinlikle ciddiye alınacak bir muhalefet. Ve artık Esad'ın tadımlık demokrasi lokmalarını yutmayan bir muhalefet.

Bize anlatılmıyor, yazılmıyor, çizilmiyor ama Suriye'de bir devrim süreci yaşanıyor. Sadece bir çatışma süreci değil. Örneğin Cumhuriyet Gazetesi'nin Suriye dosyasında yazdığının aksine Suriye'de irili ufaklı grevler var. Yani devrimin sınıfsal ve ekonomik bir boyutu var. Oryantalizmden kurtulup Orta Doğu'ya, yaşanan dinamikleri algılayarak bakmak ve neler oluyor neler olmuyor bunları gözden geçirmek, olanı biteni anlamak için şarttır. Örneğin artan sanayileşmenin yarattığı işçi ve şehirli kitlelerinin durumunu algılamak lazım. Arap gençlerinin nasıl bir siyasal, sosyal süreçten geçegeldiklerini görmek lazım. Artık ne Şam ne Kahire sadece sinekli kahvelerinde tembel Arapların nargile içtikleri yerler değil. İnternet, twitter var. İşçiler, orta sınıf var. Gelişen güçlenen İslami hareketler var. Sendikalar, devrimci sosyalistler var. Laikler var. Ve elbette ciddi bir burjuvazi ve devletlerin askeri statükosuna sırtını dayamış ayrıcalıklı kesimler de var.

Bu unsurların bazılarının dışarıdan birileri bir düdük çaldı diye bir anda ayaklanıp emperyalizmin emriyle Esad rejimine baş kaldırdığını söylemek, Kurtuluş Savaşı'nın da dış etkenlerin düğmeye basmasıyla başladığını söylemek kadar mekanik ve tarihsel algılamadan yoksun bir bakış açısıdır.

Esad'ın anti-emperyalist, gariban halkların dostu ve Suriye'yi geliştiren modenistçi olduğunu savunmak temelleri olan bir görüş değildir.

Simon Assaf'ın dediği gibi, halkların, başkaldırmak, devrim yapmak için herhangi bir dış gerekçeye ihtiyaçları yoktur. Kendi süreçleri belirler bu hareketi. Yüzlerce yıl padişaha boyun eğen Osmanlı halkı, veya Çar zulmünü asırlarca çeken Rus halkı bir anda mı akıllandı ve dışarıdan bir emir alıp bu devletleri ortadan kaldırdılar. Halklar bir anda mı, iyi-kötü, örgütlenebildiler ve bu denli büyük bir mücadeleye başladılar.

İşte bunu, Suriye'ye 'ben merkezci' bakan ulusalcılara, Kemalistlere, AKP'cilere, laiklere anlatabilmek lazım. Eğer herşey birilerinin emriyle olabiliyorsa, buyurun herhangi bir dava için yüz bin kişiyi, bırakın Suriye'de olan şekliyle, barışçıl ama uzun zaman ve emek isteyen bir mücadele için biraraya toplayın. Tek mitinglik bir işten bahsetmiyoruz burada, uzun sürecek bir mücadeleden. Facebook'da herhangi bir şey için 1 milyon tık bulursunuz da, iş ter dökmeye gelince o kadar kolay değil.

O yüzden Suriye halkını aptal bir robot gibi algılamayı bırakmak lazım. Ne zaman bir halk ayaklanması veya devrim süreci yaşansa, iktidarların kendi konumlarını korumak için kullandıkları 'dış etkenler' propogandasını iyi görebilmek lazım.

Suriye'de olup bitenlere biraz da bu gözle bakmak, süreci anlamamıza ve konunun uluslararası ve askeri boyutu konusunda tavrımızı belirlememize yardmcı olacaktır.

Uçağa ne olduğunu bilmiyoruz. Suriye'de daha neler olacak onu da bilemeyiz. Ama kesin olan bir şey vardır: Suriye'de Esad rejiminin alternatifi Batı, NATO, Türkiye vs tarafınca dahil olunacak bir dış müdahale veya savaş değildir. Suriye halkı kendi mücadelesini kendi yürütebilecek durumdadır. Büyük kayıplar ve acılar yaşamakla beraber, Afganistan ve Irak örneklerinde olduğu gibi, dışarıdan yapılacak askeri bir müdahale bundan çok daha kötü sonuçlar doğuracaktır. İşin en acısı, Suriye'deki başkaldırı ve devrim süreci olası bir savaşla birlikte tamamen boğulacaktır.

Hilary Clinton İran'ı yok etmek isteyince İran'lı muhalifler daha da çok baskı görüyor. Afganistan'lı kadınların durumu işgal öncesinden çok daha beter. Irak'a demokrasinin, sivil yaşamın geldiğini söylemek mümkün değil. Milyonlarca fakir, milyonlarca öksüz-yetim çocuk.

Batılı süper güçler ve NATO, ülkelere demokrasi ve barış götüren insani bir yardım kuruluşu değildir. Karneleri çok kirlidir bunların ve hiç bir politik, ahlaki ve tarihsel rolleri olamaz bu konuda.

Büyük medya kuruluşları Suriye sürecini sınıfsal karakterleri ve sınıf dinamikleri açısından elbette vermeyecektir. Diktatörlerin zulmü, savaş ve kan iştah kabartıcı konulardır medya için. Ama neyin neden ve nasıl olduğunun analizini yapmak ve 'devrimin' haberini vermek çok tehlikeli şeylerdir. Dünya devleri elbette mazlum, 'geri kalmış' halkların özgürlük demokrasi ve ekmek diyerek koca koca rejimleri yıkmasını istemez. 'Kötü' örnek olur bu diğer halklara. Nede olsa diktatörlere silah satarsın, anlaşırsın, sarayları için para verirsin ama devrim yapan bir halkı nasıl kontrol altına alacaksın. Dolayısı ile dünya devleri batılı emperyalist devlerin İki seçeneği var: Ya diktatörü koruyacaksın yada devrim sürecini daha en başından denetimin ve emrin altına alacaksın ve kontrol edeceksin. NATO, AB, ABD gibi unsurların 'insani yardım' etiketleri işte tam bu anlamda gerçek amaçlarının maskesi durumundadır: Bir ülkenin emperyalist denetimi ve halk devriminin başının ezilmesi.

Şimdilik Suriye'de ne diktatörü koruyabildiler ne de devrimi bir askeri operasyonla ele geçirebildiler. Belki de Suriye devriminin şu anda en can alıcı noktası da bu.Suriye'de başarılı olacak bir devrim pek çok yere farklı farklı mesajlar gönderecektir. Unutmayalım ki, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar vs gibi ülkelerde de halk protesto eylemleri yapıyor ve Arap Baharı henüz geçmiş değil.

Suriye devriminin merkez üssü ve dinamikleri Suriye'dir, Türkiye değil. Kendimizi merkeze koyarsak sürecin asıl merkezini göremeyiz.

Duruşumuz bu noktada kesin ve net olmalıdır.

Sevgili dostumun sorularının cevabını öğrenmekte ısrar etmeliyiz.

Bir yandan Suriye halkı ile dayanışma içindeyken diğer yandan da tüm askeri dış müdahalelere karşı çıkmalıyız. Savaşa hayır demek her durumda çok önemlidir.

Ne Esad diktatörlüğü, ne de askeri müdahale, yaşasın Suriye halkının özgürlük mücadelesi demeliyiz.

Language: 
Turkish
Your rating: None Average: 4.5 (2 votes)