Share |

İmralı'da devam eden görüşme süreci ve nasıl bir ülkede yaşamak istediğimiz

Kürt sorununda geldiğimiz nokta, savaşın tüm şiddetiyle sürdüğü, tarafların birbirlerine karşı ağır suçlamalarda bulunduğu, binlerce Kürt siyasetçinin tutuklandığı, umutsuzluğun ve karamsarlığın güçlendiği 1,5 yıllık dönemde devlet ile Öcalan arasındaki görüşmelerin sürdüğünü ortaya koydu.

Bu noktadan nereye ve nasıl gidileceği ve nasıl bir ülkede yaşamak istediğimiz, önümüzde duran önemli sorular.

Nasıl bir ülkede yaşamak istiyoruz?

Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının tartışıldığı, zaten çatışma yorgunu bir ortamda siyasetin de yeniden gerildiği bir ülkede mi?

Açlık grevlerinde onlarca-yüzlerce insanın can çekiştiği, toplumsal vicdanı sızlayan ve psikolojisi bozulan bir ülkede mi?

Asılan onca gencin ve siyasinin açtığı tarihsel yaraları sarma konusunda ufacık bir adım olarak idam cezasını kaldırmış bir ülkede, bir anda patlak veren 'idam cezası geri gelsin' tartışmalarının yarattığı ruhsal bozukluğu olan bir ortamda mı?

Herkesin tek bir dilde ''savaş'' dediği bir ülkede mi, yoksa herkesin kendi dilinde, istediği dilde ''barış'' diye haykırdığı bir ülkede mi?

Haberlerde sürekli ölümleri gördüğümüz ve buna bağlı gelişen acı, öfke, kin ve nefret dolu bir ülkede mi, yoksa kardeşliğin gerçekten kardeşlik olduğu bir memlekette mi?

Oturduğu yerde kala kalan bir ülkede mi, yoksa herşeye rağmen, bir kere daha, umutla ayağa kalkıp ileriye doğru adım atmaya çalışan bir ülkede mi?

Karar bizim.

Ve ülkenin dağıyla, şehiriyle, meclisiyle, adasıyla ve sokağıyla yukarıdaki sorulara vereceği yanıt Kürt sorununda artık resmen varolan görüşme sürecinin nasıl gideceğini ve nereye varacağını belirleyecektir.

Hiçbir şey elbette siyah-beyaz değil, çözümün önünde bir sürü aşılması gereken engel ve sorun var. Ama şimdi barış zamanı. Barış için mücadele artık Türkiye'nin en önemli toplumsal gerçeği ve zorunluluğu.

Öcalan'ın ''Barış için kaybedecek bir günümüz dahi yok", Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in biraz temkinli ve aynı zamanda uyaran bir ifadeyle "Sorunun çözümünde tüm yöntemler kullanılacak (…)'', DTK Başkanı Ahmet Türk'ün "Kanayan bir yara var. Bunu kaşımak yerine herkes merhem sürmelidir", Kandil'de Murat Karayılan'ın "çok önemli ve isabetli bir girişim", Güneydoğu Sanayici ve İşadamları Derneği Genel Başkanı Şahismail Bedirhanoğlu'nun ''Toplumun tüm kesimlerinin bu sürecin olumlu tamamlanması noktasında katkı sağlaması gerekiyor'' dediği, üzerine de AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş'un ''Anadil doğal bir haktır, lütuf olarak verilmez'' diye çıkış yaptığı şu günlerde umutlanmamak ve barış taleplerinin sesini yükseltmemek elde değil.

Bu saf ve belleksiz bir barış ve çözüm umudu değil elbette. Geçmişte İmralı ve Oslo'da yürütülen görüşmelerin sonuçsuz kalmasının ve ardından artan çatışmaların ve savaş dilinin toplumun pek çok kesiminde - özellikle de Kürt'lerde - yarattığı doğal bir şüphe var.

Ama herşeye rağmen, siyasetin tepesindekiler görmelidir ki, toplum barış diline ve barış sürecine hazır. Hem de dünden hazır; Oslo'da da hazırdı, şimdi de hazır. 'Oslofobi' ve çözümsüzlük siyasetine ve çözümün önüne her türlü engeli koyacak unsurlara rağmen Kürt ve Türk halkları barışın dilini kullanmaya hazır.

Yeter ki bunun formülü iyi belirlensin ve atılan adımlar yürekli ve dürüst olsun.

Aksi halde bir umutla ayağa kalkan ülke yeni bir bezmişlikle, daha büyük bir umutsuzlukla oturur ve oturduğu yerde kala kalır.

Umutlar bir kere daha tükenmeden barış gelmelidir.

Barış süreci ve Kürt sorunun çözümü devletin Kürtlere bir lütfu değildir. Savaşın ve savaş sürecinin çözümsüzlüğünün dayattığı bir sonuçtur. Meseleyi Türk'lüğün haysiyeti, Kürtlere verilen (lütfedilen) hak olarak vs. göremeyiz. Bu görüşme süreci ve sonunda olması beklenilen barış, miliyetçi-militarist ve Kürt meselesinde 30 yıldır aynı kafayla yol almaya çalışan kesimlerin çözümsüzlük tezlerine rağmen devam etmek zorundadır. Kürt meselesi AKP'nin şanı, şöhreti değil, çözüm konusunda yol almak üzere boynunun borcudur. Son gelişmeler de gösteriyor ki, bu görüşmelerin ve sürecin muhatapları ve temsilcileri bellidir. Bunların herbiri ile, gereken her koşulda, barış hedefli görüşmelerde ısrar edilmelidir. Görüşmelerin önünü açacak her türlü siyasi ve hukuksal insiyatif desteklenmelidir.

Nedeni, çıkış noktası ve bakış açısı ne olursa olsun, barış yanlılarının yazının başındaki sorulara vereceği yanıt bellidir. Barış süreci, barışla birlikte nasıl bir ortamda yaşanılacağı konusunda farklı görüşleri olan ama bütün bunların üstünde, ötesinde ve öncesinde barışı isteyenlerin desteklediği bir süreçtir. Barışın sunacağı yeni ufukları ve yeni demokratik yaşam mücadelelerini hayal edenler, “savaş varsa başka bir sürü şey yok” diyenler - ve yaşamda başka bir sürü şeyi isteyenler - barışın asıl takipçileridir.

Barış tüm sorunları çözmeyecektir elbette ama tüm diğer sorunların çözülebileceği yeni bir gelecek mücadelesinin önünü açacaktır.

İki taraf birbiriyle savaşıyorsa, ortada sadece üç seçenek vardır.

1. Bir tarafın diğerinin kökünü kazıması. 2. Savaşının kimi zaman hızlanarak, yoğunlaşarak, kimi zaman da yavaşlayarak ve düşük yoğunlukta devam etmesi. 3. Savaşan tarafların barışması

Barışın olmadığı ortamda geriye ilk iki seçenek kalır. Birinci seçeneğın (kolaylıkla) olamayacağını tarih bize tekrar tekrar göstermiştir. Demek ki birinci seçenek öyle ya da böyle ikinci seçeneğe dönüşecektir.

Bu da kaybedilen yaşamlar, geleceği elinden alınan kuşaklar, harcanan milyarlar, yok edilen doğa ve sürekli kin, nefret ve öfke demektir.

Bu fakirlik yaratır. Fakirlik hiç kimsenin kaderi değildir.

Irkçılık gelişir. Irkçılık tanrı vergisi bir duygu/düşünce değildir.

Savaş korku yaratır. Korku nefreti çoğaltır. Başka sorunları çözmenin, olası güzelliklerin, bunları yaratmak için verilecek mücadelelerin önü kapanır. İnsanlık/ülke bir iki adım geriye gider, geride kalır.

Felsefesi, mantığı, formülü barış olanların hem işi çok, hem de yolu uzun. Ama bu yol çıkmaz sokak değil. Mesele, atması gerekenlerin ilk adımı atması ve yürümeye başlamasıdır.

İmralı'dan döndüğünde Ahmet Türk'ün gözleri parlıyornuş. Ne mutlu. Bizim de parlıyor.

Önümüz, arkamız, sağımız, solumuz barış ola.

Ola ki daha yapacak çok işimiz var...

Language: 
Turkish
No votes yet