Share |

Arap Baharı da Neymiş?

Bir halk bir kere bir zorbaya, despota, zalim diktatörüne baş kaldırmayı öğrendi mi, o halk kendi kaderini ve geleceğini belirlemeye başlamış demektir.

 

Tunus'da başlayan, Mısır'da devrimleşen, Libya'da dışarıdan müdahele edilen, Suriye'de herşeye rağmen devam eden ve Bahreyn, Katar, Ürdün gibi bölgenin diğer ülkelerinde kendini ardı ardına gelen gösterilerle ortaya koyan Arap Baharı'nı anlamayan, ya da anlamak istemeyenlerin bir kere daha durup düşünmesinin tam zamanıdır şimdi.

 

Ulusalcılar, laikler, islamofobik sekter solcular, muhafazakar milliyetçiler ve elbette rahatı yerinde zenginler burun kıvırdılar Arap Baharı'na. Onlara göre eski rejimlerin yerini şeriatçı-İslami rejimler alacaktı. Zaten olsa olsa halklar emperyalizmin oyununa gelmiş ve dış güçlerin etkisiyle eyleme geçmişti. Söyledikleri, dışarıdan binlerce teröristin gelip katıldığı bir ayaklanmaydı bütün bunlar. Arap Baharı denen şey onların gözünde demokrasiyi ortadan kaldırıp gerici ve totaliter iktidarları getirecekti.

 

Kimileri yazdıkları gazete köşelerinden Arap Baharı'nın ahlakını, biçimini ve niceliğini sorgulayıp durdular. İçeriğine girseler laf dönüp dolaşıp kendilerinin içinde varoldukları - bağlı oldukları - sisteme gelmek zorunda olacağından devrimin niteliğine pek değinmediler.

 

Yanıldılar ve yanılmaya devam ediyorlar...

 

Esad'ı anti-emperyalist diye göklere çıkarırken yanıldılar.

 

Tahrir Meydanı'nda milyonlarca kişinin günlerce ekmek-özgürlük-demokrasi çığlıklarını emperyalistlerin oyunu diye gösterirken yanıldılar.

 

Tunus'da mücadelenin ana unsurlarının ekonomik talepler ve demokratik haklar olduğunu bile bile görmezlikten gelirken de yanıldılar.

 

Mısır'da son on yıldır özelleştirmelere, yoksullaşma ve 'serbest piyasa' koşullarının dayatılmasına karşı giderek artan tepki-grev-protesto süreçlerini unutup devrimin bir iki günde olduğunu anlatırken yanıldılar.

 

Mübarek, Ben-Ali, Esad, Kaddafi gibi adamların aslında emperyalistlerin has adamları ve en iyi silah müşterileri oldukları gerçeğini görmeyerek yanıldılar.

 

Hem batılı emperyalistlerin hem de İslamcı çetelerin el ele verip 'iktidarları' devirmek konusunda ortak çalıştıkları gibi bir teoriyi üretirken de yanıldılar.

 

Hangi Batı'nın, hangi uluslararası yatırımcının, silah şirketinin işine gelir Mübarek gibi adamların ortadan kaldırılması, halkın ülkenin zenginliğinden pay istemesi.

 

Kadınların sokaklarda rejime karşı yürüyüş yaptıkları, vuruldukları, işkence gördükleri Bahreyn ve Katar'ın bölgede en büyük emperyalist askeri üsleri barındırdığı gerçeğini saklarken yanıldılar.

 

Ve dönüp dolaşıp, açıktan değil ama sessiz sedasız, 'Müslümanların gelmesinden se mevcut rejimlerin yerinde kalması daha iyidir' tavırlarıyla 'diktatörlere' güzellemeler düzerken de yanıldılar.

 

Suriye'de 2 yıl önce neyin nasıl başladığını unutup bu konuda şimdilerde atıp tutarken de yanıldılar.

 

Emperyalizmin oyununa geldi dedikleri halkları 'aptal', 'cahil', 'gerici' diye damgalayıp, aynı emperyalistlerin bu diktatörleri son ana kadar nasıl korumaya çalıştığını unutarak tümden yanıldılar.

 

Bazıları 'halk', 'sınıf', 'bağımsızlık', 'anti-emperyalizm' deyip, bir yandan savundıkları sosyalizme ulusalcı, merkezci ve gerici eklemeler yaparken, karşılarında tepeden gelme bir 'programa' değil, kendi kaderlerini devrim sürecinde belirlemeye yönelen halkları görünce ezberledikleri teorileriyle birlikte tarihsel anlamda yanıldılar.

 

Onlara göre devrim olsa olsa resmi dairelerde, üniformalı, iyi eğitim almışlarca yapılırdı. Onlara göre milyonların kaderini belirlemek, bu yetkiyi elinde bulundurmak ancak belirli bir zümrenin elinde olmalıydı. Onların onaylayabileceği devrimler bir plana programa göre olmalıydı. Devrimler süt gibi beyaz, modern ve şık olmalıydı. Böyle olmazsa, bir halkın kendi kaderini belirlemek üzere, onlarca yıl ülkeyi zalimce yöneten diktatörlere kafa tutması ancak bir kaos olarak tanımlanabilirdi.

 

Onlar için devrim askeri disiplinle yürümeliydi. Eğer içinde sapmalar, geri adımlar, sakallılar, yenilgiler ve çelişkiler varsa onlar buna devrim diyemezlerdi.

 

Büyük çoğunluğu anadan doğma Müslüman olan bir ülkede binlerce fabrika işçisi greve gidince, onlar bu insanları 'İslamcılar' olarak tanımladılar, 'işçi sınıfı' olarak değil. Onlara göre %90'ı Müslüman olan bir ülkede meydanları ancak %10 laikler ve 'ilericiler' doldurma hakkına sahiptir. Onlar, ancak o zaman 'modern' ve 'ilerici' bir devrim diyebilirler di bütün bu olanlara.

 

Yanıldılar.

 

Halklar diktatörlerine baş kaldırmak için kimsenin onayını, kimsenin iznini almazlar. Burun kıvıranlara mı kalmıştır canını-ailesini feda ederek mücadele edenlerin neyi, nasıl yapacağı?

 

Yıllardır ısınan su kaynayıverdi bir noktada. Karşılıklı tezatlıklarıyla, kendi iç çelişkileriyle ezilenler dolduruverdi meydanları. Kazanımları oldu, kayıpları da; ama devirdiler devrilmez sanılan diktatörleri.

 

Darısı diğerlerinin başına.

 

Ve ilk defa kuşaklar alttan gelen güçle tepedekileri devirmenin verdiği hissi yaşadılar. Bundan sonra babadan oğula, generalden albaya geçmeyecekti emir-komuta. Yönetmekten daha yetkili bir gücü ele geçirdi halklar: Yöneteni belirleme yetkisi.

 

İnsanlık tarihi yüzlerce devrim-karşı devrimle dolu. Çelişkilerin çatışmasıdır tarih dediğimiz şey, askeri zaferler, meydan muharebeleri hikayeleri değil. Devrimler ve karşı-devrimlerle ilerliyor insanlığın süreci.

 

Bu çelişkiler bürokratik bir düzenle kontrol edilebilen süreçler değildir. Müslüman Kardeşler'le ortaklaşarak diktatör devrilir yeri geldiğinde, yeri geldiğinde de bir eski rejim kalıntısı generale karşı Mursi için 'Yetmez Ama Evet' denir. Ardından 'kahrolsun Mursi' denileceği biline biline.

 

Devrimler tanrı vergisi değildir. 'Tanrısal' bir formülü ve adaleti olamaz. O yüzden Mursi seçilir ama Mursi'ye karşı mücadele başlar hemen ardından. Bunun adına da sürekli devrim denir. Süreklidir çünkü devrim 'daha iyi bir diktatör bulunsun' diye yapılmamıştır. Mübarek gider, Mursi gelir; Mübarek, Mursi her yerdedir, o yüzden devrim de her yerdedir. Ve bir gün bir bakmışız, Mursi de gitmiş...

 

Devrim, yıllar sonra resmi törenlerle anılan bir tarihsel an değildir. o yüzden süreklidir.

 

Kısa bir zaman önce Tahrir'de 'Halk rejimi devirmek istiyor' sloganlarıyla iktidara gelen Mursi, 'Halk rejimi devirmek istiyor' sloganlarıyla karşı karşıya şimdi. Onu destekleyenler de var ama Tahrir yeniden dolmuş taşmış durumda. Yüzbinlerin içinde yine kadınlar, erkekler, sosyalist devrimciler, işçiler, memurlar ve Müslümanlar var.

 

Müslümaların kendi iç çelişkileri-dinamikleri devrede bu sefer: Müslüman Kardeşler'e karşı Müslümanlar. Devrimi anlamayanların anlayacağı bir durum değil bu. Dinin, halkların tarih boyunca sosyal-ekonomik süreçlerinden etkilenen insan ürünü bir olgu olduğunu algılamayanların anlayabileceği bir süreç değildir bu.

 

Devrim tanrının hediyesi değildir. İlahi adaleti olan seçenekler olmayabilir devrimcilerin önünde. Karşı devrimciler ve yeni iktidarlar rahat duracak diye bir kural da yoktur. Rahat durmazlar genellikle. O yüzden insanın yarattığı devrim yine insanca çelişkilerle ve zorluklarla dolu ama sürekli olarak yaşamı değiştirmeye gebedir.

 

Şimdi de devrimin ikinci dalgası iktidarın yeni patronu Müslüman Kardeşler'i almış hedefine. Filistin politikasından, getirilen yeni yasalara, verilen sözlerden, söylenen yalanlara, yeni iktidar sorgulanmaya başlanmış durumda. Müslüman grevci işçi yine Müslüman. Üstelik devrim de yapmış ama ne çalışma koşulları, ne de demokratik hakları iyileşmiş Mursi iktidarında. Fakat bir fark var var bu sefer: O Müslüman işçi Tahrir'in yolunu biliyor artık. Sosyalistlerle, kadınlarla, laiklerle, Hıristiyanlar'la bir zaman önce doldurduğu meydan bu meydandı. Pratiği var artık. Biliyor ki, isterse değiştirebilir herşeyi yeniden ve bir kere daha.

 

O yüzden buna devrim deniyor.

 

'Bütün bunlar romantik bir rüya' diyenlerin bu yazıyı okurken Tahrir'de neler olduğuna bir bakmalarını öneririm. Aylardır şeriat ve İslam korkusuyla devrime sırtını dönenlerin bugün Tahrir'de, ülkede tarihinde ilk defa seçilmiş bir sivil başkana ve bu başkanın yeni bir diktatör olma heveslerine karşı toplanan yüzbinleri görmelerini öneririm.

 

Arap Baharı boşu boşuna Amerika'dan Avrupa'ya ve Orta-Doğu'ya direniş ve değişim dalgası yaymadı. Unutanlar olabilir: Wall Street işgalcileri Tahrir'den etkilenmişti. O yüzden Tahrir'de yapılan bir devrimdir, devamı gelen, derinleşen bir devrim.

 

Düşünebiliyor musunuz; sen kalk 30 yıllık iktidarı, askeri diktatörü devir ve hemen ardından yeni gelen iktidara aynı heyecanla, aynı dirençle kafa tut. Bunca kaybın, bunca yorgunluğun bunca zorluğun ardından kalk ve yeniden Tahrir'i doldur. Bu sefer Müslüman Kardeşler'e karşı.

 

Birileri istedi diye, tepeden direktif geldi diye bayrakları alıp meydanları bir kereliğine doldurmaya benzemez devrim. Güç merkezlerinin emrinde değildir devrim. Meydanlar emir-komutayla dolmaz devrimlerde.

 

Arap Baharı'na sırtını dönen tarihe sırtını dönmektedir. Yaşadığı heyecan ve umut dolu ama zor günlerin farkında değildir.

 

Kılık-kıyafeti ve inanışından dolayı birbirini yadırgayanların, ötekileştirenlerin ve içinde yaşadığı sokağı bile ortaklaşarak temiz tutamayanların anlayacağı bir şey değildir devrim.

 

Arap Baharı da Neymiş diyorsanız, Arap Baharı işte buymuş; nam-ı diğer devrim...

Language: 
Turkish
No votes yet